in ,

Bir Zamanlar Affan

Öykü

Bir Zamanlar Affan

Otel Orontes’in yedinci katında bir adam balkonda öylece duruyordu. Ayın soğuk ışığı, yaşlı ve yorgun ırmağa vurdu. Nehrin sırları var, derdi babası. Ona göre, bu gizleri keşfedenler yaşamın tadına varırdı ancak. Daha on bir yaşındaydı o sıralar. Bir şey anlamamış olsa da büyülenirdi söylediklerinden. Dağı, ormanı, denizi, göğü, hayvanları, dinle derdi. Kulak ver. Açık olsun sezgin. İçinde olanla dışında olanı hisset.

Burada güz yağmurları başladı mı durdurabilene aşk olsun! Yüksek duvarların rutubet kokusu dar sokaklara siner, geçip gidenlerin göğsüne işlerdi. En çok da bu mevsimde özlerdi memleketi. Çocukluğu, ilk gençlik taşkınlıkları gelirdi aklına. Hele gecenin ortasında bahçeyi geçmek… Zayıf ampulün ışığında kenefin koca deliğine düşmemek için gösterdiği çaba. O karanlıktan bir yaratığın çıkıp da bir yerlerini hamlayacağı korkusu…

Bugün Affan’a gidecek, kül rengi sokaklarında gezinecekti. Kurtuluş caddesine bağlı Sarılar mahallesindeydi evleri. İnsanlar dürtülerin en eskisine yenik düşer, ahşap kapılarda biriken seslere verirlerdi dikkatlerini.

İşte meşhur Affan Kahvesi! Tam köşede! Hem ana caddeye hem yan sokağa bakan… Burada Siyaset yapılır, şehre gelip gidenlerden, olmuş ya da olabileceği var sayılan her türlü belâlardan haberdar olunurdu. İtibarlı kişilerin yorumları demlenirdi ocakta. Dedikodu kazanına gelince; onlardan söz etmeden olmaz.

Mahallenin neşesi biraz da delisiydi, Heyfâ. Duramazdı yerinde. “Bu kızın kıçında kurt var kesin!” derlerdi. Hep bir şeyle ya da birileriyle uğraşarak geçirirdi zamanı. Çok zevkli olduğuna inanır, pratik zekâsını abartırdı. On dokuz yaşındaki kızın yavuklusu az ötedeki evin delikanlısıydı. Açılan fallara göre, güya, Sırım Naci’nin onu istetmesi an meselesiydi. Ne ki oğlan evinde çıt yoktu.

O günlerde Ferit’in eniştesinin Suriye’de iş tutmuş kardeşine önerdiler kızı. Fotoğrafı gösterilen oğlanın gıyabında gelip istediler Heyfâ’yı. Sorgusuz sualsiz, verdik gitti dedi aile. Öyle zılgıt çektiler, öyle çok baklava dağıttılar… Nevri döndü Sırım Naci’nin. Ertesi günü kapılarına dayandı.

Kız evi fütursuzca bozdu nişanı. Damat, zaten hiç görünmediğinden üzülüp üzülmediğini kimse bilemedi. Şaibeli nişan günlerce konuşuldu.

O günlerde kahveye âşıklar gelir, sazlar tıngırdar, mâniler söylenirdi. Onlardan birini yanında taşıyordu hâlâ. Oğlu için Türkçeye uydurarak yazmıştı babası. Cüzdanından çıkardı. İçli bir tebessümle okudu.

“Ağla ey göz, dökülsün yaşların

Bir somun yüzünden midir sızın

Fırıncı Zekeriya, var mı benim gibi derya

Girmesin birbirine kimse

Gitmesin somunlar araya

Fırıncı Şükrü Bağdadi

Olmadı bunlara kani

Fitre diye ekmek dağıttı

Etti herkesi razi.

Sokağın girişinde, hemen sağda, Dişçi Dimitri’nin muayenehanesini aradı gözleri. Komik adamdı Mösyö. Hastalarıyla konuşmalarından onlarca fıkra yazılabilirdi. Bir gün Ferit arkadaşı Eyyam’ın annesiyle oraya girdiklerini görür. Babasının evi gibi dalar peşlerinden. Dişlerine bakarken adamın elini var gücüyle iter kız. Mösyö Dimitri sinirlenir;

“Kızım! Elim tutmayınız. Yapamıyorum canııım! Başka yerimde tutunuz!” der.

Kapı önlerinde oturan kadınları görünce gözleri sevinçle parladı. İşledikleri dantel bile olsa sekteye uğramazdı konuşmarı. Onlara “Allay ğatiykinil ğafi” (kolay gelsin) dedi. O anda bir seyyar satıcının sesi duyuldu.

“Bakdunez vaar, taze suğan geldi, marul, lahana, sarımsaaak, alma istersen gel yalnız baaaaak!”

‘Bazı şeyler değişmemiş. Ne güzel!’ dedi içinden.

Ya eskici nasıldı? İki dilden bir demetti çağrısı. “Ğandi kundura atik var mı?” (Sizde eski ayakkabı var mı?). ‘Arapça konuştuğunu sanıyor yahuuu!’ diye homurdandı.

Ha! Bir de, babasından işittiği toprak satıcıları vardı.

“Çocuk toprağıııııı, çocuk toprağııııııııı!” Nağmeli… Isıtılmış toprak, bebeklerin altına konur sonra kundak yapılırmış. Bebek hem soğuktan korunur hem de altı kuru kalırmış uzun süre.

Mahalle aralarında gezinen çalgıcılara imrendiği dönemde “çalgıcı olacam ben!” demişti. Demişti demesine de anacığından yemişti paparayı. Kadınlar toplanır, şarkı isterlerdi. Bazıları kendini tutamayıp ortada biraz çiftetelli biraz mezdeke derken tam ısınırlardı ki paraları toplayan çalgıcılar çoktan başka mahallelerin yolunu tutmuş olurlardı.

Ama artık buz satan seyyar satıcıların olmadığından emindi. Nasıl diyorlardı? Dilinin ucunda!

Ha! “Kiveyya ya şooooovp!” (Sıcaklar yaksııııııııın!) Yaksın ki herkes buz alsın! Vay be! Neydi o günler!

Büyükbabanın iki katlı, avlulu evinde yaşamışlardı yıllarca. Akşam odalarına çekildiklerinde yarı aralık kapıdan büyükçe bir el uzanır, odanın ışığını söndürürdü. Annesi babasına;

“Bak gene yaptı aynı şeyi! Deli olacağım. Gazete bile okuyamıyorum!”

“Ya, üzme tatlı canını! Şimdi uyur nasılsa. Açarız bir daha!” der, her gece benzer konuşmalar sürer giderdi.

Kapıya tokmakla vurdu bir iki. Evde kimse yok diye düşündüğü sırada kapı yerinden çıkacak gibi açıldı. Genç, güler yüzlü bir kadın uzattı başını. Eve şöyle bir bakmak eski günleri anmak istediğini söyledi. İzin çıkmıştı. Ama keşke düşleri ile yetinseydi. Avlunun ortasında yedi veren dedikleri bir limon ağacı vardı. Çok güzel kokardı. Evin yarısıydı sanki gördüğü. Ona mı büyük görünürdü acaba? Bakımsızlıktan çürümeye tutmuş evden fotoğraf bile çekmeden ayrıldı. Keyfi kaçmıştı.

Onun sıkıntısını anlamış gibi ablası Selma’nın sesi çınladı kulaklarında. Esterlerin kapısını çalıp saklanırlardı. Kadının,

“Melun veledler! Biktum sizden! Ne istersiuz bizden!” demesine kıkırdamaktan bir hal olurlardı. Madam Ester de az değildi hani. Ağabeyi Halit’le bakışıp cilveleşmeleri fark edilmeyecek gibi değildi. Annesi onlardan bir şey istenecekse Halit’i gönderirdi.

Az ötedeki çıkmaz sokağa ilişti gözü. İçinden tuhaf bir ürperti geçti. Nedenini biliyordu pekâlâ. Eveni adında yaşlı bir kadınla annesi Olga yaşarlardı burada. Çok sataşırdı mahalle çocukları onlara. Sopayla kovalardı Eveni. Lime lime saçları, kadaverin kokulu nefesiyle deli olduğu su götürmezdi. Zavallıların kapısının önüne neler koymazlardı ki; ölü fareler, ırmaktan getirdikleri yılanlar, başı koparılmış üveyikler…

Diğer sokağa doğru ilerlemeye başladı. Fortuna’ların evindeki bir kutlamayı anımsadı. Akşam boyunca, müzik seslerini dinleyip, dans edişlerini izlemişti. Arada bir avlu kapısına gelen, beyaz elbiseli Fortuna’yı hep sevmişti sanki. Zuhal’i de yeniden sevebilse.

Karısının Affan’a ilk gelişinde yaşadıklarını hak ettiğini düşünmeden edemedi. Kibir kibir! Nereye kadar yahu! Al sana! Hem de çocuklar tarafından! Sen kalk daha maksi modası buraya uğramamış, giy mantoyu yerlere kadar. Ondan sonracığıma şapka da fiyakalı… Kolunda maşon. Salın sokaklarda… Taş atmazlar mı çocuklar buna! Alay da ederler bizimkiyle Arapça!

“Maksi maksi Allay bağatlik aksi!” (Maksi maksi allah versin aksi!)

Ferit gülümseyerek, “Kerataların bedduası mı tuttu ne!” diye mırıldandı. Oteline dönerken gelecek ay bu şehirde vereceği konseri düşünüyordu.

KASIM 2011

What do you think?

5.5k Points
Upvote Downvote

Written by Cemile Cereb

„In Dresden beginnt heute eine neue Ära der Mikroelektronik“

Shanghai’da sinema dolu yaz günleri başlıyor